Çağatay DüzgünKöşe Yazıları

Garanti İstiyorum

*”aşağılarda bir yere, karanlığın içine düştü. bu kadarını biliyordu. karanlığın içindeydi. bunu bildiği an başka bir şey bilemedi.”

Adem, lezzetli meyvelerle ve tatlı şaraplarla kendi benzersiz ve vazgeçilmez varlığını her gün yeni ışıltılarıyla kutsayan aden bahçelerinden kovulup da aşağılarda bir yere; karanlığın, belirsizliğin, açlığın, vazgeçilmişliğin tam ortasına postalandığında  yani hakikatle ilk karşılaşmasında,  postu hemen teslim etmesin diye belki de, çıkınına bir miktar tohumun, bir kaç  küçük bilginin konulması da ihmal edilmemişti. 

Zehri ekmeğe çevirecekti Adem, söğüt yapraklarını kaynatıp reçineden ayrıştırdığı salistik asitle geçirecekti duyduğu ilk kötü sözün, yediği ilk kazığın insanın kanını koyulaştıran ağrılarını. 

Heybesindeki ilk tohum avu tohumuydu,  toprağı yumuşatmayı öğrendiğinde tohumu açtığı küçük yarığa bırakacak ve yeterince suyla yeni bir cana yol verecekti, mucibince amel edecekti yani. 

Avu’nun yapraklardan kanatları vardı, hep aynı yerde durup hep aynı saatte aynı gölgeleri üretse de adına toprak dediğimiz muazzam bir mezarlığın içinden yükseliyordu, geçmişte olmuş olanın ve gelecekte olacak olanın bilgisiyle iki yana açıyordu kanatlarını; bir kanat sürekli olarak mutlaktan, ölümden söz ederken diğer bir kanat yeni bir hayattan, zamanın sonsuz döngüselleğinden ve cömertliğinden açıyordu sözü.

 Bize Arapça’dan Arapça’ya Yunanca’da, Yunanca’ya kadim Aryan dilinden geçen sözcük felsefe; bilgelik sevgisi demekti ve en temel amacıyla ortaya çıkmıştı; hayatta kalmanın bir yolunu bulmak! 

Kulağa fazlaca üstyapısalcı gibi gelse de Adem’den Göbeklitepe’ye yani mülkiyet’in çitlerle çevirdiği yeryüzüne kadar geçen bir milyon yıl boyunca bilgeliğe başkaca bir anlam yüklemek için oldukça erkendi. Bilgelik henüz aya sofia (yüce bilgelik) bina edecek kadar yücelmemiş idi.. 

Adem henüz yolculuğunun çok ama çok başındaydı, o karanlık akdi henüz imzalamamış, ‘hayat işte böyle; üzüm ezildikçe tatlanır şarap, başak boynu büküldükçe verir buğdayını, sen serefgerde  durdukça eğdikçe başını bu hakikate biz de bir mühlet vereceğiz sana sen bu mühlete -ben- diyeceksin’ diyen yedinci mührü henüz göğsüne basmamıştı.

** olabildiğince açık konuşmak istiyorum. ama kalbim boş. bu boşluk yüzüme tutulan bir ayna gibi, kendimi görüyorum. içim korku ve tiksintiyle doluyor. insanlara karşı duyarsızlığımla kendimi çevremden soyutladım. şimdi bir hayaletler dünyasındayım. rüyalarım ve hayallerimde tutsak kaldım.

– yine de ölmek istemiyorsun.

– hayır, istiyorum!**

– neyi bekliyorsun?

– bilgi istiyorum.

– garanti istiyorsun.

*: Martin Eden / Jack London

**: Yedinci Mühür/ I. Bergman

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


Bu site spam mesajarı azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Başa dön tuşu